11 Mart 2014 Salı

Kendiniz için birşeyler yapmaya çalışın; zâhiren küçük, küçücük, miniminnacık şeyler...

Bu aralar Dücane Cündioğlu' nun yazılarını fırsat buldukça okumaya çalışıyorum. 2001 yılında yazmış olduğu bu yazı sanki dün yazılmış gibi.  Kendiniz için birşeyler yapmaya çalışın; zâhiren küçük, küçücük, miniminnacık şeyler... ne güzel bir cümle. değil mi ?

Canınızı sıkmayın, yaratıcı birşeyler yapmaya bakın!

Biliyorum, hepinizin/hepimizin canı sıkkın; zira çevremizdeki herkesin/herşeyin canı sıkkın... Memleketin ekonomisi batmış, esnaf sokağa dökülmüş, bütün millet isyan ediyor... İnsanların yüzlerini korku ve endişe bürümüş... Kimse yarınından emin değil, zira toplumun geleceği karanlık... Cepte metelik kalmamış; oradan şuradan bulunabilirken, hiç değilse bulmak ümidi varken, şimdi kimsede para da yok, bulmak ümidi de... Hâsılı büyük bir kâbusun içindeyiz...
Gazeteler, televizyonlar maaşallah ne de güzel moral (!) veriyorlar. Onlar da "işimiz bu!" deyip sanki yangına körükle gidiyorlar...
Ekonomiden filan anlamadığım için; dahası bu köşenin okurları da benden bu tür konularda kendilerine akıldânelik yapmamı beklemedikleri için memleketin hâl-i pür melâliyle alâkalı şeyler yazmak zorunda değilim... (Zaten yazsam bile, varak-ı mihr u vefayı kim okur, kim dinler?)
Canımı sıkmaktan başka bir işe yaramadığı için memleketin gerçekleri (!) hakkında yazanları veya konuşanları ben okuyup dinlemediğime göre, muhtemelen bu tür karamsar bilgiçliklerden sizin de canınıza tak etmiş olmalı!...
O halde hiç tereddüt etmeyelim de bilgiçleri kendi hallerine bırakıp işimize bakalım. Sözgelimi, "Ne olacak bu memleketin hali?" demek yerine, "Memleketin hali böyleyken, kendimiz için ne yapabilir, bunca keşmekeş içinde bir kez olsun kendimize vakit ayırmayı nasıl başarabiliriz?" diye soralım.
Devletin sıkıntıları hiç bitmez; memleketin de dertleri... Siyasetçilerin işi ne? Bu işlerden ekmek kazananlar onlar; memleketin başına gelen felaketlerin sorumlusu da onlar... Medyanın vazifesi ne peki? Halkın haber alma hakkını korumak... Bırakalım o halde o meş'um haberlerini vermeyi sürdürsünler...
Halk bu işlerin hep ceremesini çekmiştir; çekiyor da... Sanılanın aksine bidayetinden bu yana müdahale hakkı da hiç olmamıştır; dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman olmamıştır. Bu işlerle ilgilenenler, ilgileniyor görünenler ise o işlerin ceremesini çekmezler, bakınız hâlâ da çekmiyorlar...
Her neyse, söyleyeceğim şu: Hayat devam ediyor ve bu arada ızdıraplarımız bir türlü dinmek bilmiyor... Hiçbir zaman da dinmedi zaten. O halde ye'se kapılmak, yerimize mıhlanıp kalmak yerine -herşeye rağmen- kendimiz için işe yarar birşeyler yapabiliriz diye düşünüyorum.
Yanlış anlamayınız lütfen, öyle büyük şeylerden filan söz etmiyorum; bilakis kastım basit, küçük, küçücük, miniminnacık şeyler... Meselâ anacaddeleri meraklılarına bırakıp arasokaklarda kendimiz için birşeyler yapabiliriz; yaratıcı şeyler; bizi mutlu edecek şeyler; bu keşmekeşin içinde boğulup kalmamızı engelleyecek şeyler...
Geçen gün, Marmara İlahiyat Fakültesi'nde okuyan birkaç öğrenciyle konuştum; başörtülerinden ötürü okula sokulmayan kız arkadaşlarını destekledikleri için okula girmemişler ve bu nedenle bir dönem kaybetmişler... "Bu bizim için iyi bir fırsat oldu" dediler. "Nasıl daha iyi olur?" diye sorunca, "Okuldan öylesine mezun olacaktık; fırsattan istifade İngilizce kursuna gitmeye başladık; hiç değilse diplomamızın yanında bir de yabancı dilimiz olsun!" diye cevap verdiler.
Evet, cebimizi soymalarını engelleyemiyoruz belki ama bari ruhumuzu soymalarına izin vermeyelim; kendimiz için birşeyler yapalım; küçük, küçücük, minniminnacık şeyler... meselâ ümidimizi yitirmemizi engelleyecek şeyler...
Herşeye rağmen hayat devam ediyor; edecek de... Trablusgarb'ı, Balkanları kaybettik, I. Cihan Harbi'nde yenildik, koca bir Milli Mücadele dönemi geçirdik... İşte tam da o sıralarda bir avuç adam felsefî terimleri Türkçeleştirmekle meşgul oldular... Meselâ Mehmed Akif şiirlerinin belki en ızdıraplı olanlarını ve fakat aynı zamanda en tesirli olanlarını o dönemlerde kaleme aldı... O yıllarda Tacettin Dergâhı'nda birçok kişiye "Muallaka-i Seb'a" kasidelerini ya da Hâfız'ın "Divan"ınını okutan da yine Akif değil miydi? Tahir'ul-Mevlevî o yıllarda İslam Tarihi dersleri vermiyor muydu? O dönem kitabiyatını biraz hatırlayınız lütfen, savaş yıllarında, işgal yıllarında bu memleketin münevver insanları neler yaptılar, nelerle meşgul oldular?
İkide bir meleklerin dişi mi, erkek mi olduklarını tartışan Bizans rahiplerini örnek veren lafazanlara boşverin siz; bütün yönleriyle ilim ve sanatın siyasetin de iktisadın da yegâne panzehiri olduğunu aklınızdan çıkarmayın.
Kendiniz için birşeyler yapmaya çalışın; zâhiren küçük, küçücük, miniminnacık şeyler... Masraf gerektirmeyen, sadece ama sadece asil bir ruhla, salt ne istediğini bilen bir iradeyle altından kalkılabilecek şeyler...
Şeytan'ın ekonomik "kriz" halinde zuhur etmesini bahane etmeyiniz; ya ekonomik "refah" haline bürünüp sizi sarmalasaydı?
Hayat devam ediyor ve onu ciddiye almayanlarca her zaman berbattı zaten... Bu satırların yazarı Özallı yılları da gördü de ne oldu sanki? Devran hep aynı devran!
Dikkat ederseniz, "Ben sizin yerinizde olsaydım..." gibi bir şart cümlesi kullanmıyorum. Siz de böyle yapın ve "Ben sizin yerinde olsaydım..." edasıyla söze başlayanları ciddiye almayın.
 Dücane Cündioğlu
Yeni Şafak / 13 Nisan 2001

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...